Sinema tarihinin en büyük trajedilerinden biri—ya da belki de en muzip zaferlerinden biri—Paul Verhoeven’in kariyerinde saklıdır: Eleştirdiği şeyi, tam da o şeyin en fanatik tüketicisine afiyetle yedirmeyi başarmış olması.

Yıllar boyunca eleştirmenler ve ana akım seyirci tarafından "kanlı B-movie aksiyonları çeken Avrupalı yönetmen", "şiddet ve cinsellik düşkünü provokatör" veya düpedüz "faşizm övücüsü" yaftalarıyla karşılandı. Oysa Verhoeven ne basit bir tür yönetmeniydi ne de Hollywood’un parıltılı bütçelerine teslim olmuş bir zanaatkâr. O, Amerikan sinema endüstrisinin tam kalbine sokulmuş, dışı pırıl pırıl parlayan ama karnında zehir taşıyan kusursuz bir Truva atıydı.

Peki, nasıl oldu da neoliberal kabusları anlatan filmleri çocuklara oyuncak yapıldı, faşist propaganda taşlamaları militarist marşlar gibi tüketildi ve insan bedeninin çürüyen biyolojisi gişe rekorları kıran aksiyonlara sızdı?

Bu sorunun cevabını bulmak için kamerayı en başa, Verhoeven’in sinemasını var eden o çiğ topraklara çevirmek gerekiyor.


Kökler: Hollanda Dönemi ve Biyolojik Gerçekliğin Çıplaklığı

Verhoeven’in 1970’ler ve 80’lerin başındaki Hollanda dönemi filmleri, Hollywood bilimkurgularında kabuğun altına gizlediği sosyopolitik taşlamanın maskesiz, filtresiz ve ham halidir. Hollanda sineması o yıllarda steril, edebi ve ağırbaşlı sanat filmleriyle meşgulken, Verhoeven sahneye adeta bir balyozla girdi.

Onun sinemasında insan bir fikir ya da soyut bir ahlak abidesi değil; kanayan, terleyen, arzulayan ve bozulan biyolojik bir organizmaydı:

  • Turkish Delight (Turks Fruit, 1973): Bir heykeltıraş ile genç bir kadının tutkulu, yıkıcı ve trajik aşkı. Cinselliğin ve çıplaklığın hiçbir estetik kaygı güdülmeden, en doğal ve vahşi haliyle verildiği bu film, Hollanda tarihinin en çok izlenen yerli yapımı oldu. Verhoeven aşkı romantize etmek yerine bedenlerin kokusunu, sıvısını ve ölüm karşısındaki çaresizliğini perdeye taşıdı.
  • Soldier of Orange (Soldaat van Oranje, 1977): İkinci Dünya Savaşı Hollanda Direnişi’ni anlatan epik yapım, Hollywood’un alıştığı "asil ve kusursuz kahramanlar" mitini yerle bir etti. Direnişçiler ideolojik azizler değil; şans eseri hayatta kalan, korkan, birbirine ihanet eden ve savaşın ortasında savrulan burjuva gençleriydi.
  • Spetters (1980): Motokros ile sınıf atlamaya çalışan banliyö gençlerinin hikayesi. Eşcinsellik, tecavüz, intihar ve çaresizliğin o kadar sert işlendiği bir yapımdı ki, Verhoeven ülkesinde "toplum ahlakını bozmakla" suçlandı.
  • The Fourth Man (De vierde man, 1983): Katolik sembolizmi, bastırılmış cinsellik ve hadım edilme korkusunun iç içe geçtiği tekinsiz bir kara film. Kilisedeki çarmıha gerilmiş İsa heykeli bile cinsel bir arzu nesnesine dönüşüyordu.

Hollanda kültür bürokrasisi bu hamlıktan rahatsız oldu. Fon muslukları kesilince ve Verhoeven "yozlaştırıcı" ilan edilince, bavulunu toplayıp Amerika’ya göç etmek zorunda kaldı. Fakat arkasında uysallaşacak bir yönetmen bırakmadı; sadece cebindeki o grotesk, sansürsüz ve sert Avrupa üslubunu Hollywood’un devasa bütçeleriyle buluşturmanın yolunu aradı.


Beden Bozulması ve Sıvıların Siyaseti: RoboCop (1987)

1980’lerin Amerikan aksiyon sineması; terlemeyen, doğrudan kurşun yese dahi bir yara bandıyla ayağa fırlayan, heykelsi vücut geliştirmeci bedenlerle (Schwarzenegger, Stallone) doluydu. Verhoeven Hollywood’daki ilk büyük çıkışında Amerikan popüler kültürünün kucağına kırılgan, parçalanan ve sıvılar saçan insan etini bıraktı.

RoboCop, dönemin ergenleri ve yapımcıları için "suçluları vuran havalı robot polis" olarak görüldü. Oysa yüzeyin altındaki ameliyat masasında Reagan dönemi vahşi kapitalizmi yatıyordu:

  1. Etin Kıyımı: Murphy’nin infazı Hollywood’un temiz vurulma sahnelerine benzemez. Pompalı tüfekle kopan uzuvlar, delik deşik olan et ve kafatasının patlaması; insan bedeninin balistik karşısında nasıl bir mezbaha artığına dönüştüğünün anatomik gösterisidir.
  2. Bebek Maması ve Biyolojik Mahkûmiyet: Murphy zırhın içine hapsedildikten sonra bile Verhoeven onun saf bir makine olmasına izin vermez. Zırhın altında hâlâ beslenmesi gereken bir yemek borusu vardır. RoboCop’un kimyasal bir lapa olan bebek mamasını tüple tüketmesi, mekanik zırhın ardındaki o sakat, aciz ve rızasızca dönüştürülmüş biyolojik gerçeği yüzümüze çarpar.
  3. Emil’in Toksik Dönüşümü: Emil Antonowsky’nin kimyasal atık fıçısına çarpıp derisinin cıvıklaşarak sarkması ve ardından arabanın çarpmasıyla kelimenin tam anlamıyla bir pelteye, et ve sıvı çorbasına dönüşmesi; Amerikan ana akım sinemasının daha önce cesaret edemediği grotesk bir body horror zirvesidir.

Polisin özelleştirildiği, emlak rantı için şehirlerin çökertildiği ve insan bedeninin OCP şirketinin mülküne dönüştürüldüğü bu distopya, araya giren sahte reklamlar ("Nuke 'Em" masa oyunu) ve "I'd buy that for a dollar!" nakaratıyla televizyon ekranlarından tüketilen uyuşmuş bir toplumu resmediyordu.


Propaganda Aynası ve Sahte Gerçeklik: Total Recall ve Starship Troopers

Verhoeven’in hicvi sonraki yıllarda daha da cüretkârlaştı. 1990 yapımı Total Recall, dönemin en büyük aksiyon yıldızı Arnold Schwarzenegger’i alıp hafızası şirketler tarafından manipüle edilmiş, neyin rüya neyin gerçek olduğunu ayırt edemeyen zavallı bir piyona dönüştürdü. Mars’taki madencilerin soluduğu havanın bile faturalandırıldığı tekelci uzay kapitalizmi, gişede "Arnold uzaylıları patlatıyor" şöleni olarak tüketildi.

Fakat Verhoeven’in en çok yanlış anlaşılan başyapıtı kuşkusuz 1997 tarihli Starship Troopers oldu.

Robert A. Heinlein’ın militarist romanını alıp onu içeriden çökerten devasa bir faşizm parodisi inşa etti. Görsel dilini doğrudan Leni Riefenstahl’ın Nazi propaganda klasiği Triumph des Willens’ten kopyaladı. Başroldeki askerler kusursuz çene hatlarına sahip, sarışın, tekdüze "Aryan" vitrin mankenleriydi; hatta Neil Patrick Harris’in canlandırdığı karakter filmin finalinde açıkça Gestapo üniforması giyiyordu.

Böcekler durup dururken saldırmıyordu; insanlar onların yaşam alanlarını sömürgeleştirmeye gitmişti. Ancak araya giren "Federal Network" bültenleri seyirciyi öylesine manipüle ediyordu ki, sinema salonlarındaki izleyiciler bile "En iyi böcek, ölü böcektir!" diye bağırıyordu.

Dönemin eleştirmenleri Verhoeven’i faşizmi övmekle suçladı. Çünkü Verhoeven araya "Bakın burası şaka, militarizm kötüdür" diyen didaktik bir mesafe koymamıştı; seyirciyi doğrudan propagandanın hedefi yapmış ve onları kendi ilkel şiddet arzularıyla baş başa bırakmıştı.


Kusursuz Kamuflaj ve Eril Kibrin Felci: Basic Instinct (1992)

Pek çok izleyici için Temel İçgüdü (Basic Instinct), Verhoeven’in stüdyo sistemine boyun eğip çektiği tipik bir Hollywood erotik gerilimi gibi durur. Rekor senaryo ücretleri, San Francisco manzaraları, lüks arabalar ve Michael Douglas...

Oysa bu film, Verhoeven’in Hollywood’un kendi silahıyla sistemi vurduğu en zarif operasyonuydu:

  • Femme Fatale Kalıbının Yıkılışı: Klasik Hollywood kara filmlerinde baştan çıkarıcı kadın dedektifi tuzağa düşürür ama finalde mutlaka ya ölür ya da hapse girer; ataerkil düzen restore edilir. Verhoeven Basic Instinct’te Catherine Tramell’ı (Sharon Stone) asla cezalandırmaz. Catherine, eril iktidar mekanizmalarını (polis, yargı, psikiyatri) parmağında oynatır. Meşhur sorgu sahnesinde sorgulanan Catherine değil, onun bedeni ve cinsel özgürlüğü karşısında dili tutulup terleyen koca bir erkekler heyetidir.
  • Katarsis İçermeyen Final: Senarist Joe Eszterhas klasik bir son planlarken, Verhoeven yatağın altındaki buz kıracağı planıyla filmi bitirdi. Dedektif Nick sadece davayı çözememekle kalmamış; hayvani dürtülerine ve kibrine yenilerek kendi celladının kucağına gönüllü olarak yatmıştır.
  • Amerikan İkiyüzlülüğünün İtirafları: Verhoeven, filmin sansür sürecinde Amerikan Sansür Kurulu (MPAA) ile aylarca savaştı. Yönetmen daha sonra durumu hayretle özetleyecekti: RoboCop’ta bir insanın uzuvlarının kopmasına ve beyninin dağılmasına onay veren kurul; iki yetişkinin sevişmesini ve bir kadının orgazmını gördüğünde dehşete düşmüştü. Verhoeven, Hollywood’un "şiddete evet, bedensel hazza hayır" diyen püriten ikiyüzlülüğünün tam merkezine basmıştı.

Ortak Saplantılar: Bir Yönetmenin Külliyat Haritası

Verhoeven’in kariyeri birbirinden kopuk tür denemeleri değil, ömrü boyunca peşini bırakmayan sabit temaların bir yankı odasıdır:

Tematik Damar Erken & Hollanda Dönemi Hollywood Dönemi Geç Dönem Avrupa
İsa Figürü ve Çarmıh The Fourth Man: Heykele duyulan cinsel arzu, kan ve kurban edilme hezeyanı. RoboCop: Murphy’nin kurşunlanarak çarmıha gerilmesi, dirilişi ve su üstünde yürümesi. Benedetta: Ahşap İsa heykelinin cinsel oyuncağa dönüştürülmesi; inanç ile histerinin kaynaşması.
Medya ve Göz Boyama Haber bültenlerinin taşradaki yozlaşmayı magazinleştirmesi (Spetters). Sahte reklamlar (RoboCop), sahte cennet tatilleri (Total Recall), askeri bültenler (Starship Troopers). Video oyunu endüstrisinin fantezileri ve burjuva riyakarlığı (Elle).
Yırtıcı ve Hayatta Kalan Kadın Turkish Delight: Biyolojisi ve arzularıyla var olan tavizsiz Olga. Basic Instinct: Eril adaleti ve dedektifi dize getiren Catherine Tramell. Black Book (Rachel) ve Elle (Michèle): Kurban rolünü reddedip kendi kurallarını koyan kadınlar.
Çürüyen Kahramanlık Miti Soldier of Orange: Şans eseri hayatta kalan, ideolojisiz direnişçiler.
Flesh + Blood: Şövalyeliğin veba ve çamur içindeki sefaleti.
Starship Troopers: Bürokrasinin ve militarizmin kıyma makinesine giren manken askerler. Black Book: Savaş sonrası "kahraman" kesilen halkın sergilediği ikiyüzlü intikam histerisi.

Bir "Gizli Takvim" miydi, Yoksa Provokatör Müzminliği mi?

Bütün bu alt metinler Verhoeven’in Hollywood’u dönüştürmek için kurduğu gizli, siyasi bir komplo muydu?

Cevap muhtemelen hayır. Bu bir ajandadan ziyade; İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında, kafasına V-1 roketleri düşerken sokaklarda cesetler görerek büyümüş bir çocuğun sinik dünya görüşü ve ikiyüzlülüğe karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıydı.

Verhoeven, Amerikan kültürünün o steril "Biz her zaman iyiyiz", "Adalet tecelli eder" masallarına inanmıyordu. Stüdyoların sadece gişe, aksiyon ve patlama peşinde olduğunu biliyordu. Onların yüzeyselliğini bir kalkan olarak kullandı; stüdyoya istedikleri "oyuncağı" teslim ederken, arka planda insanın en karanlık güdülerini, açgözlülüğünü ve sürü psikolojisini kaydetti.

Bu strateji sonsuza kadar süremezdi. Showgirls (1995) ile Amerikan eğlence sektörünün çiğ sömürüsünü bilimkurgu ambalajı olmadan doğrudan yüzlerine fırlattığında, endüstri onu linç etti. Starship Troopers’tan sonra da stüdyolar bu kontrol edilemez yabancıya devasa bütçeler teslim etmeyi bıraktı.

Fakat fatura çoktan kesilmişti. Paul Verhoeven, Hollywood stüdyolarının parasıyla üç tane sinema tarihine geçen sosyopolitik başyapıt inşa edip kenara çekildi.

Onu "anlayamamak" seyircinin ya da eleştirmenlerin bir zaafı değil; Verhoeven’in kurduğu o kusursuz, gıcır gıcır işleyen mekanik atın doğasıydı. Dünya ancak 21. yüzyılın şirket güdümlü, medya sarhoşu ve militarist distopyasına tamamen teslim olduğunda, Verhoeven’in yıllar önce perdede neyin otopsisini yaptığını tam olarak kavrayabildi.